Elimdeki son sigara olsan yakmaya kıyamazdım. çekemezdim öyle içime derin derin. dayanamazdı yüreğim yanışına alevlenişine. öyle usul usul yok olup gitmene. seni tatmak, içime çekmek en büyük arzu iken sonrasında yok olma ihtimalini göze alamamak her defasında ateşe giden elime engel olmak her şeyden zor olurdu.
eğer son sigaram olsaydın. belki sigarayı bile bırakabilirdim sayende. arada çıkarıp gömlek cebinden arzumu dindirmek için beyaz kağıda sarılmış tütün kokan bedenini koklardım. yüreğim hızlanır, beynimin nikotine olan arzusu artardı belki ama engel olurdum yinede kendime. bir anlık bir zevk uğruna seni kaybetme ihtimalini alamazdım göze.
demli çayım öksüz çocuk gibi sade ve tatsız olurdu belki belki boğazımdaki pislik sökülüp giderdi bir kaç gün sonra. nefes almak kolaylaşırdı. başka mekanlarda başka kadınların kokusu değerdi burnuma tatmak isterdim seni her şeyden fazla. ama her defasında yokluğun gelirdi aklıma yapamazdım.
eğer olsaydın son sigaram. belki daha iyi bir hayata başlardım sayende. temizlerdin içimi yıllardır eriten katranı. seni tatma arzusunu geciktirdiğim her gün biraz daha temizlenirdi içimdeki pislikler belki. sabahları aç karnına bir tane bir de kahvaltıdan sonra yerine temiz hava dolardı belki içime.
tek bir an karşı koyamadım içimdeki arzuya. sadece tek bir hatayla şimdi küllükteki izmaritlere karıştın çoktan. değdimi diye soruyorsun ya şimdi. kansere kadar yolu var kadın. seni tatmadan ölmeyeceğim en azından...
Bir imparatorun sarayına bir müzisyen gelir. Müzisyen az bulunur bir
dehadır ve “Veenamı, enstrümanımı çalacağım, bir koşulla: Ben çalarken
kimse başını oynatmamalı. Kimse bedenini oynatmamalı, insanlar taştan
heykeller gibi olmalı” der. Bu koşulun yerine getirilmesini
söylediği imparator delidir. “Endişelenme. Eğer biri başını oynatırsa,
başı derhal kesilecek” der. Bütün kasabaya haber salınmıştı,
müzisyeni dinlemeye geldikleri takdirde bunun tehlikeli olduğunu
bilmeleri gerekiyordu: “Hazırlıklı gelin, kımıldamayın, özellikle de
başınızı hareket ettirmeyin.” Binlerce insan gelmek istiyordu. Uzun
zamandır bu müzisyeni dinlemek istiyorlardı ve şimdi böyle tehlikeli,
neredeyse saçma bir koşulla gelmişti. Böyle bir koşulun yerine
getirilmesini isteyen bir müzisyen hiç duyulmuş mudur? Aslında
müzisyenler insanların sallanmasından, başlarını oynatmasından ve vücut
enerjilerinin hafif bir dansa başlamasından mutlu olurlar. Mutlu
olurlar, çünkü müzikleri insanları ele geçirir, müzikleri etkilidir,
insanlar hislenir. Duygu bir harekettir; duygu (emotion) kelimesi bu
yüzden. Hareket (motion) kelimesinden geliyor. İnsanlar
etkilendiğinde, heyecanlandığında müzisyen mutlu olur;
mükâfatlandırılmış, takdir edilmiş olur. Dolayısıyla nasıl bir adamdı bu
müzisyen? Çok az sayıda insan gelir; sadece müziğe deli gibi âşık,
“Tamam, olsa olsa ölürüz, ama bu adamı dinlemek lazım” diyenler gelir.
Kral düzenlemeleri yapmıştı: Askerler çıplak kılıçlarıyla her tarafta
bekliyordu. O zaman müzisyen veenasını çalmaya başlar. Yarım saat kimse
kımıldamaz. İnsanlar yogiler gibidir, taştan buddha’lar gibi otururlar,
kımıldamadan, ölü gibi. Sonra birden insanlar kontrolden çıkar. Müzisyen
giderek derinlere indikçe birkaç baş hareket etmeye, sallanmaya başlar,
sonra birkaçı daha. Müzisyen gece yarısı çalmayı bıraktığında,
birçok insan yakalanır. Kafaları uçurulacaktır ama müzisyen “Hayır,
onları öldürmeye gerek yok. Aslında dinleme yeteneğine sahip bir tek bu
insanlar var. Onları öldürmeyin. Heykel gibi kalan diğerleri atılmalı.
Şimdi sadece bu insanlar için çalacağım. Bunlar gerçek dinleyiciler”
der. “Anlamıyorum” der kral. “Basit” der müzisyen. “Müzik seni
yaşamın bile önemsizleşeceği kadar ele geçiremiyorsa,
etkilenmemişsindir. Hayatını tehlikeye atamıyorsan, o zaman müzik ikinci
derecede, yaşam önceliklidir.” Hayatını tehlikeye atabileceğin bir
an gelir. O zaman müzik başta gelir, o zaman müzik esas olur. Çamların
kadim müziğini o zaman duyarsın, daha önce değil. -OSHO
Gözlerimi kapattığım karanlığa yeniden açtım. Boğazımda sanki onlarca sigara söndürülmüştü. Nefes almak her gün biraz daha güçleşiyordu bu meret yüzünden. Bırakmalıyım dedim kendi kendime. Yoksa kanserden öleceğim. Doğruldum yavaşça, yatağın kenarından ayaklarımı yele birleştirdim. Ellerim başımın arasında bir süre sadece durdum. Nefes bile almadan öylece durdum. Bir an öldüm, bir an doğdum başka bir ülkede, başka bir kimlikle. Afrika da aç zenci, Amerika da zengin beyaz, Asya da gözler çekik. Bir an sustum, bir an yaşlar damladı gözlerimden. Yeni doğan çocuklar dünyanın neresinde olurlarla olsun ağlarlar. Bende bir an onlardan biriydim. Uzaklaştım kendimden. Gerçekten akmıyordu gözümden yaşlar ama hissediyordum doğumu. Başka bir bedeni, başka bir anneyi, başka bir babayı, başka bir hayatı. 34 saniye. Bitti derin bir nefes alıp geri döndüm. Yavaş yavaş büyümemi izledim. Afrika da açtım ve değil bir şeyler seçmek karnımı doyurmak için önüme konan ne varsa yedim. Annem yavrusunu besleyen şahin misali önce kendi yiyor, doyduktan sonra kusup bana yediriyordu hepsini. Çünkü Afrika da hiçbir şey yeterli değildi. Kaplara işiyor sonra onları yeniden içiyorduk. 37 saniye. Gözlerim hala kapalı. Derin bir nefes aldım ve doğdum yeniden Amerika da. Karnım çoktan doymuştu balnöye evlerinden birinde kalıyorduk. Bahçesinde havuz olanlardan. Burada tüm evler birbirinin aynıydı. Komünist düzen de kapitalizmi yaşıyorduk. İsteyebilmenin verdiği mutluluğu yaşadım, çünkü tüm isteklerim bir bir oluyordu. Karnım toktu. Hatta köpeğimin karnı bile toktu. Sütle besliyordum onu. Çabuk alışmıştım bu düzene. 42 saniye. Ellerim başımın arasında derin bir nefes alıp yeniden doğdum Asya da. Yalnızım. Büyüyorum her gün biraz daha. Bedenen değil zihnen büyümem. Ne Afrika da ki gibi annem yanımda ne de Amerika da ki havuzlu evdeyim. Binlerce insanın arasına kaybolmuş gibiyim. Her şey, herkes hızlı. Sanki herkes bir yerlere yetişmek için koşuşturuyor. Burada hayat çok hızlı akıyor. Yetişemiyorum. 49 saniye. Yeni bir doğum için yeni bir nefes alıyorum. Yeniden doğuyorum dünyanın farklı köşelerinde. Chiapas da Zapatista üyesi, Pekin de ünlü markalar için çalışan ucuz işçi oluyorum. Rusya da komünist albay, Mısırda devrik lider, Norveç te balıkçı, Rio da kum sahalarda futbolcu oluyorum. 53 saniye. Yine de kaybolamıyorum bu yaşadığım hayatta.
zaman düşündüğümden çok da hızlı geçen bir şeymiş meğerse.
insana fark ettirmeden bir çok şey yaşansada
en sonunda bir şeyler için, bir şeyleri anlatmak için oturduğum yer hep aynı oluyor.
o yüzden yazmaya her başladığımda hala aynı yerde olduğumu hatırlıyorum.
gerçekten de uzun yılları tükettim burada.
bazen tek başıma, bazen kadınımla, bazen samimi görünen dostlarla, bazen samimi dostlarla, bazen babamla.
ama en çok da tek başımayken birşeyleri fark ediyorum hayatla ilgili
zamanla
herşeyle.
uzunca bir zaqmandır içinde bulunduğum bu anlamsız manik depresif ruh halimin artık tamamen üzerime yapıştığını fark ettim bu gece. bir kaç yıldır umutla kurtulmayı beklediğim, herşeyin eskine döneceğini düşündüğüm, yine o eski kıpır kıpır gerçekten gülen adama dönüşebileceğimi düşündüğüm, adına depresyon bile dediğim şeyin artık üzerimden hiç çıkmayack bir kişilik olduğunu fark ettim.çünkü artık eskiden üzüleceğim ve siktir çekeceğim bir çok şeye daha anlamsız bakmaya başladım. koca bir kışı ve ardından koca bir yazı ve yine koca bir kışı aynı yerde aynı saçma ruh haliyle geçirdikten sonra yeni kocaman bir yazı daha tüketirken bu durumdan hiç de eskisi kadar şikayetçi olmadığımı fark ettim. eskiden olsaydı "lan derdim çık bir nefes falan al, hayat herşeye rağmen güzeldir, en kötüsü bi şişe şarap al ulan! derdim. şimdilerde dışarısı hiç te eskisi kadar umurumda değil.
çoğu insan bunun bir geçiş evresi olduğunu düşünsede ben fark ettim ki böyle olmaktan yer yer çoğu zaman nedensiz acılar çekmekten kurtulmak yerine ihtiyaç duyar olmuşum. çünkü fark ettim ki benim yaşamam gereken şey çok uzun, kocaman, simsiyah bir yanlızlık.
tüm kelimeler insanlar içinken, kendini anlatacak kelime bulmakta zorlanır bir adama bürünmüşüm fark etmeden. yaşarken fark edilmiyor gerçekten ama arkamda yığınlarca insan ölüsü, başlarına binlerce sinek toplanmış çürümüş bedenler bırakmışım. ve arkamdaki tüm cinayetlerin tek faili ben iken bu içimde barındırdığım anlam veremediğim duygular artık beni anlamlı kılan tek şey olmuş.
ezik olanı, güçsüz olanı oynamadım hiç bir zaman. oynayacak kadar umursamadım çünkü hayatı hiç bir zaman. eskisi kadar çok soru sormadım kendime her gece. rhat bıraktım bir yerden sonra herşeyi, herkesi. kovalamayı bıraktım hayatı. çünkü hayat ayaklarımın altında akıp giderken hiç bir zaman ona yetişemeyeceğimi fark ettim. çünkü aslında hayat dediğimiz şeyin aslında bir kaç resimden ibaret olduğunu fark ettim. o kadar da zor olmadığını yaşamanın, her ne kadar acıya ve kana ihtiyaç duysam da, her ne kadar yıllardır kurtulmak istediğim bu lanet şey artık üzerime yapışmış bir ruh olsada fark ettim ki ben böyle olmayı seven biri olmuşum.
değişmek için amlamsızca çırpınmayı bırakmış, sadece oturmak ta olsa tek yaptığım bu siyah koltukta nefes alabilmek bile güzel iken, müzikle orgazm olurken, gözlerimin önünden akan kareler bana herşeyi anlatırken, geceleri, en çok da yanlızlıktan öylesine, boş boş, hiç bir şey yokken kendime acılar yaratırken fark ettim ki onlarsız olamaz olmuşum.
çünkü bana hayatı sevdiren tek şeyin o yanlız vakitlerde her şeye bir daha bir daha en başa dönerek bakıp, biraz hüzünlenip, biraz saçma bir gülümse edinip suratım, birazda gerçekten kalbim acıyarak hatırlamak olduğunu fark ettim.
kaç kişi var çevremde benim gibi diye bir bakındığımda kimseyi göremediğimden en güzelinin aslında belkide bu olduğunu fark ettim. okunmayan, hiç bir zaman okunmayacak yüzlerce sayfa yazarken aslında hepsini kendim için yaptığımı fark ettim.
sadece ama sadece ben, benim gibi olan kimsenin yokluğunda sadece ben acıdan mutlu olabilmeyi öğrendim.
Benim beslembe çantamda diğerlerinin ki gibi haşlanmış kokan yumurtalar ve peynir olmadı hiçbir zaman.
annem de olmadı pek.
başkalarını sevmekten beni unutmuştu sanırım.
o yüzden her gece yatmadan kendi beslembe çantamı kendim hazırlardım.
suluğa doldurduğum şarap ve bir dilim beyaz peynir.
öğlen öğünlerinin en güzeli buydu benim için.
şarabı sevdim,
diğerlerine göre daha yakın hissediyordum kendimi.
rengine, kokusuna, sarhoşluğuna
her şeyiyle daha içtendi.
bir birey yaptım onu hayal dünyamda.
bana vaad ettikleri ve her seferinde fazlasıyla verdiği o mükemmel sarhoşluk
diğer hiç bir alkol ürününde bulamadığım o kan kırmızısı.
kırmızı,
belkide en iyi yanı buydu.
damarlarım patlamış ve yere kanlar damlar iken
ben şarapla takviye yaptım her an.
ölüm; özellikle kansızlığın getirdiği ölüm o yüzden hiç yenemedi beni.
oysaki bir oyun değildi benimkisi.
sonu en başından belli bir şeyi oynamak benim işim değildi.
büyüdükçe kadınları koydum öğle arası tatillerime.
kırmızı olanları,
siyahlarıda severdim.
ama kırmızı bir kere işlemişti içime.
oysa ki ikisi birden çok daha güzel olurdu.
ikisiylede sevişebilirdim aynı yatakta.
siyahın dudakalrını parçalarken kırmızıyı okşayabilirdim.
permasharp marka bir jiletle girerdim yatağa.
kansız aşk olmaz derdi biri.
haklıydı.
sevişmek de aşkın bir evresiydi.
kaç kişiyle kimle olduğu o kadar da önemli değildi.
biriyle aşk yaşamak için onu sevmen gerekmez di.
küçük kesikler atardım bileklerine önce.
sonra siyah ve kırmızının kendi kanlarını emmelerini izlerdim.
o kadar çok şehvetlendirirdirdi ki bu beni.
hiç bir zaman bu gösteriye çok dayanamazdım.
önce göğsümde sonra kollarımda kesikler açardım
kırmızı ve siyahı bedenime davet ederim.
ben onları tadarken onların beni tüketmelerini izlerdim.
kesilikle ikiside olmalıydı.
siyaha da kırmızıya da istedikleri herşeyi verebilecek bir adamdım.
gözlerimi açtığımda 2side yatıyordu yanımda. bedenleri kırmızıya boyanmış bir şekilde.
hiç umurlarında bile olmadan.
dün gece yaşadıklarını bile hatırlayamadan.
bir daha yaşayamacakları bir geceyi hayırlayamadan.
çıplak bedenlerini geceden kalan şarapla yıkadım.
masada duran sigara paketinden bir sigara çıkarıp plastik sandalyelerden birini çektim yatağın yanına.
hala uyuyan siyaha ve kırmızıya uzun uzun baktım.
tüm bedenleri
dudağımın değdiği her yer.
dişlerimi geçirdiğim kalçaları
öyle güzeller ki.
bir ömür yaşamak isterdim ikisiyle de.
ömür.
artık ne kadar sürüyorsa o kadar.
yerdeki pantolonumdan kemeri çıkardım
ve pürüssüz ama kan kurumuş bedenlerine vurmaya başladım
içimde ne varsa
tüm kadınlara beslediğim kin ve nefretle.
bedenlerinde kuruyan kana yenilerini katmak için.
onları bir ömür benim kılmak için.
hiç düşünmedim.
vurdukça, bana yalvaran gözlerle bakmalarına hiç bir zaman acımadım
eğer acınacak birisi var ise
o da bendim.
kendi kanlarında boğulmalarını izledim siyah ve kırmızının.
sen hep gittin dedi.
sen hiç gelmedin diye cevapladım onu.
kaç yıl oldu?
garip yıl oldu gerçekten. hemde bir kaç tane
henüz bir elin parmağını geçmeyecek kadar ama oldu
oldu bizimde yaşanmış bir geçmişimiz.
bir çok sevişmemiz.
litrelerce şarap ve paket paket sigara.
yaşanmış yüzlerce günümüz ve akıtttığımız gözyaşlarımız
bizim de oldu kimse inanmasada gerçekten bir ilk anımız.
insan yaşarken farketmiyor hiçbirşeyi.
neyin ne getireceğini bir türlü kestiremiyor.
belkide sırf bu yüzden hala yaşanabilir şu içinde bulunduğumuz dünya.
2 biraya başlayan aşk belkide sırf bu belirsizlikler yüzünden bu kadar
yüceleşir gönlümüzde.
kimse bilmez, kimse bilmeyecekte.
yanlızlığı çağırırken ben senin yanına
aslında sana özlemeimden dir tüm hepsi.
giderim yollar diz çöker önümde şehirler ağlar bilirsin.
ben istediğimde herkes susar bilirsin.
bilirsin sende dünyaya geçmesede sözüm sana geçer.
ama bilmediğin bir şey var ki
tüm gidişlerimin tüm gidişlerinin nedeni olan şeydir bu.
ben inkar etmesemde kendime
sana yıllarca
yıllarca söyleyemesemde aslında
hepsinin tek bir nedeni var bilmediğin
bu adam.
yılları tüketmiş hayatının 3 de birini heba etmiş bir adam
aşka, şarkılara, yollara, sokaklara, şaraba heba etmiş bu adam.
acıyla beslenen bu adam.
tüm gidişlerimin sebebi özlemini kurduğum bu yanlızlığın üzerime attığı
acıdır be güzelim.
ağlamak çözümdü bir zamanlar.
göz yaşları temzilerdi bir çok şeyi,
geçmişi silmeye bir tek onların gücü yeterdi
ama onlarıda yitirmişken,
bu yanlızlığı bana çok görme be güzelim.
vallahi utandığımdan, sıkıldığımdan değildir bu isyanlarım.
seni sevmek ölümü sevmek iken
sana bağlanmak, seni kaybetmenin acısı iken.
sakın böyle bilme beni.
tek ihtiyacım olan şey sadece biraz acı.
içerimde bir yerlerde ölmediğimi, hala hayata dair birşeyler hissettiğimi
bana anlatacak olan acıdır istediğim tek şey.
herkes aşkla beslenirken ben yanlızlık ve acıyla doyuruyorum karnımı.
yoksa sevgim ilk günükü gibi hala parlak, hala güm güm atan kalbim sen yanımda iken dışarı fırlayacak.
hala sevgim kontrolüm dışı iken düşünme böyle şeyler güzelim.
gün gelir elini avucuma aldığımda,
gün gelir gözlerine doyasıya baktığımda,
gün gelir göz yaşalrını sildiğimde,
gün gelir kollarımın arasında kaybolduğunda.
sen bana biraz daha anlam katarken.
sensiz olmak bunu düşlemek bile zor iken.
sensizliği istemem, özlemeyi sevmemdendir güzelim.
çünkü seni sevmek;
içinde barındırdığı tüm şeylerle birlikte
ne dünyaya karşı gelmek,
nede kıtaları yeniden keşfetmek
seni sevmek
tekrar hissedebilmektir hayatı,
tekrar bakabilmektir denize,
tekrar özleyebilmektir herşeyi.
sen.
ilk gün gördüğüm karalar içinde elimi tutan kadın.
evet sen.
tüm bunların suçlusuda hakimide sen iken
bana düşermi birşeylere karar vermek.
kimileri der teslimiyet,
kimileri der zayıflık.
kimileri der koca bir dert
kimileri der koca bir mutluluk
oysaki seni sevmek
tüm duygularımın geri gelişi.
sen yokken seni özlemek
aslında aşkında en güzel tarifi.
İmparatorlar cigaralarından babacasına çektikleri dumanı üflerken, adam mickiewicz'in şair ruhu dumana asılıp, 100 yıllık müzesinden kalkarak, kilisenin istavrozuna kondu. ağır ablalar esrarı daha kallavi götürmek için zıvanalar hazırladılar...
Kimsenin suçu değildi böyle olmam. Suç değildi. Sadece ben böyleyim. Sadece olmam gereken gibiyim. Böyle olmak için hiçbir zaman uğraşmadım. Katil doğmuştum. Tüm insanlığın katili olarak gözlerimi dünyaya açmıştım. Başından beri tanrının benim için planladıkları buydu ve kimse değiştiremezdi. O yüzden hiç zorlanmadım annemi öldürüp evimizi yakarken. Hiç ağlamadım. Tüm duyularımı yitirdim o gün. Görmedim, duymadım, konuşmadım. Tanrının bana bahşettiği hiçbir şeye ihtiyacım yoktu artık. Onlarsızda olabiliyordum. Gözlerim olmadan da yürüyebiliyordum, konuşmadan da yaşayabiliyordum. Hiç birine ihtiyacım yoktu. Bir tanrıya bile ihtiyacım yoktu. Çünkü ben tanrı doğdum.